Sinema eleştirmenlerinin, akademisyenlerin hatta yönetmenlerin fikir ayrılığına düştüğü bir konu var ki o da etkilenme. Bir film izliyorsunuz, ilkinde tanıdık gelen sahneler bir sonraki izleyişinizde -çözümlemeye devam ettikçe- etkilenen filmden bir parça haline geliveriyor. O zaman da şu soru geliyor akıllara, tecrübesi olmayan bir yönetmenin ondan daha tecrübeli bir yönetmenden esinlenmesi, normal midir? Normalliği konusunda pek fikir ayrılığı olduğunu düşünmüyorum fakat, Özcan Alper'in Sonbahar filmine gelen yorumlara bakıldığında esas ayrımın, çok fazla etkilenip etkilenmeme olduğunu anlıyorum. Tabii Özcan Alper'i kurban olarak ileri sürmek değil niyetimiz. Zira, Nuri Bilge Ceylan'ın Tarkovskivari çekimleri, Zeki Demirkubuz'un Dostoyevski hayranlığı Türkiye'deki sinema anlayışını etkileyen başlıca unsurlar. Özcan Alper'e dönecek olursak adını duyurduğu "Sonbahar" filmi üzerinden bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Tabii Sonbahar filminin yanında Angelopoulos sinemasına değinmeden geçemeyiz, çünkü film -kendi fikrimce- Angelopoulos anlayışıyla iç içe oturtulmuş.
Sonbahar filmindeki Yusuf karakterinin, Angelopulos filmlerindeki Spyros ile (tüm filmlerinde Spyros isimli bir karakter vardır) birçok açıdan benzeyen özellikleri var. İlk ve en önemli özellik ikisinin de devrimci ve yenik kuşaklar olmaları. Gerçekleştirilemeyen devrim, kapitalizme yenik düşmüş yorgun bedenleri, filmlerde çeşitli göstergelerle seyirciye sunuluyor. Yusuf'un hastalığını da bu yenilgiye bağlamak yerinde olur diye düşünüyorum. Annesine söyleyemediği, hastalığının aslında gerçekleşmeyen devrim olduğu, hastanedeki doktorların bile onun haline acıyıp sevk edilmesini sağlamaları Angelopoulos'un çizdiği karamsar tabloyla eşleşiyor. Yusuf'un ölümü yaklaşırken gitmek istediği yayla ise Angelopoulos'un "Arıcı" filmindeki deniz sahnesini hatırlatıyor. Ölümü bekleyen hasta deniz kenarına gelir ve denize seslenerek adeta ölüme karşı dans eder. Sonbahar filminde Yusuf yaylaya gitmek ister ölmeden önce, tıpkı Arıcı filmindeki karakter gibi.
İki filmde de melankolik bir hava varken, Özcan Alper'in filminde karamsarlık biraz daha ağır basar. Angelopoulos filmlerinde filmin sonunda karakter genellikle -istisnalar hariç- ölmez. Özcan Alper'in Sonbahar'ındaysa Yusuf'un filmin sonunda tabutta taşınıp babasının yanına gömülmeye götürüldüğünü görüyoruz.
Filmde müzik kullanımına gelince, Angelopoulos ve Özcan Alper'i karşılaştırmak çok zor. Çünkü; Eleni Karaindrou gibi müzik dehasının Angelopoulos filmlerindeki aurayı farklılaştırdığı su götürmez bir gerçek. Fakat Özcan Alper'in de Angelopoulos'un ilk filmlerinde kullandığı yerel müzikleri kullandığını görüyoruz. Bu açıdan "Anaparastasi" filminin açılış sahnesinde de kullanılan müziği "Sonbahar" filmindeki Karadeniz müzikleriyle eşleştirmek mümkün.
Son olarak yabancılaşma konusuna değinip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Angelopoulos'un kullandığı sert Brechtyen üslup (özellikle ilk filmlerinde) "Sonbahar" filminde sert bir biçimde görülmüyor. Sadece araya serpiştirilen cezaevi görüntüleri, yabancılaşmanın yanı sıra seyirciye, izlenilen ile gerçeklik arasında bir köprü inşa etmesine sebep oluyor. Sonuç olarak Türkiye'nin konuştuğu "Sonbahar" filmi çıkıyor ortaya. Bizlere de bir filmde bu kadar fazla etkilenme olur mu olmaz mı onu tartışmak düşüyor.
Sonbahar filmindeki Yusuf karakterinin, Angelopulos filmlerindeki Spyros ile (tüm filmlerinde Spyros isimli bir karakter vardır) birçok açıdan benzeyen özellikleri var. İlk ve en önemli özellik ikisinin de devrimci ve yenik kuşaklar olmaları. Gerçekleştirilemeyen devrim, kapitalizme yenik düşmüş yorgun bedenleri, filmlerde çeşitli göstergelerle seyirciye sunuluyor. Yusuf'un hastalığını da bu yenilgiye bağlamak yerinde olur diye düşünüyorum. Annesine söyleyemediği, hastalığının aslında gerçekleşmeyen devrim olduğu, hastanedeki doktorların bile onun haline acıyıp sevk edilmesini sağlamaları Angelopoulos'un çizdiği karamsar tabloyla eşleşiyor. Yusuf'un ölümü yaklaşırken gitmek istediği yayla ise Angelopoulos'un "Arıcı" filmindeki deniz sahnesini hatırlatıyor. Ölümü bekleyen hasta deniz kenarına gelir ve denize seslenerek adeta ölüme karşı dans eder. Sonbahar filminde Yusuf yaylaya gitmek ister ölmeden önce, tıpkı Arıcı filmindeki karakter gibi.
İki filmde de melankolik bir hava varken, Özcan Alper'in filminde karamsarlık biraz daha ağır basar. Angelopoulos filmlerinde filmin sonunda karakter genellikle -istisnalar hariç- ölmez. Özcan Alper'in Sonbahar'ındaysa Yusuf'un filmin sonunda tabutta taşınıp babasının yanına gömülmeye götürüldüğünü görüyoruz.
Filmde müzik kullanımına gelince, Angelopoulos ve Özcan Alper'i karşılaştırmak çok zor. Çünkü; Eleni Karaindrou gibi müzik dehasının Angelopoulos filmlerindeki aurayı farklılaştırdığı su götürmez bir gerçek. Fakat Özcan Alper'in de Angelopoulos'un ilk filmlerinde kullandığı yerel müzikleri kullandığını görüyoruz. Bu açıdan "Anaparastasi" filminin açılış sahnesinde de kullanılan müziği "Sonbahar" filmindeki Karadeniz müzikleriyle eşleştirmek mümkün.
Son olarak yabancılaşma konusuna değinip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Angelopoulos'un kullandığı sert Brechtyen üslup (özellikle ilk filmlerinde) "Sonbahar" filminde sert bir biçimde görülmüyor. Sadece araya serpiştirilen cezaevi görüntüleri, yabancılaşmanın yanı sıra seyirciye, izlenilen ile gerçeklik arasında bir köprü inşa etmesine sebep oluyor. Sonuç olarak Türkiye'nin konuştuğu "Sonbahar" filmi çıkıyor ortaya. Bizlere de bir filmde bu kadar fazla etkilenme olur mu olmaz mı onu tartışmak düşüyor.