4 Ekim 2017 Çarşamba

Gelişen Korku Sinemamızın Yansıması: Siccin 4

Filmin yönetmen koltuğunda Musallat serisinden  ve Siccin'in önceki üç filminden de tanıyacağınız Alper Mestçi var. Film kısaca, yaşadığı maddi sıkıntılardan dolayı anne ve babasının evine taşınan Yılmaz Ailesi'nin evde yaşadıklarını konu ediniyor. Ölen babalarının mezarını evin bahçesine gömen aile, yatalak olan annelerine bir bakıcı tutmuşlardır. Fakat her şey görüldüğü gibi değildir.

Siccin 4 filmini serinin 2. ve 3. filmlerinden ve Musallat serisinden farklı bir yere koymak gerekli. Korku filmlerinin tecrübeli yönetmeni Mestçi, kusurlarından arınmış bir filmle karşılıyor izleyiciyi. Yarattığı atmosfer gerçekten seyirciyi içine çekerek özdeşleşmeyi doruklara taşıyor. Filmde kullanılan ani korku efektleri, seyirciyi refleks korkutmaya itiyor. Bu refleks korkutma 4D teknolojisiyle zirveye taşınıyor. Henüz bu teknolojiyle gösterime giren salonların sayısı birkaç tane olsa da bu durum korku filmleri açısından bir başlangıç sayılabilir.

Yerel korku öğelerini, şeytan çıkarma ayinleriyle bütünleştiren Mestçi, Adnan Koç'un iyi oyunculuğuyla bu sahnelerinde üstesinden geliyor. Oyunculara değinmişken  çocuk oyuncu Merve Ateş ve bakıcı rolündeki Sebahat Adalar'ın da korku filmleri açısından çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Türk filmlerindeki ve ortadoğu kültürüne özgü olan büyü, cin gibi kavramlar filmde temel korku öğelerini oluşturuyor. Büyü yapmanın yanlış olduğu seyirciye aktarılıyor. Yapılan bu aktarımlar hadis ve Kur'andan ayetlerle sabitleniyor. Böylece seyircinin filme katılımı sağlanıyor.

Sinema salonundaki çığlıklar da Mestçi'nin iyi bir iş çıkardığını söylüyorlar. Filmden çıkan kişiler izledikleri filmden memnun görünüyorlar. Eğer Siccin 4'ü izlemediyseniz, henüz vizyondayken gidip izlemenizi tavsiye ederiz. Filmin Cinemaximum Marmara Forum, Cinemaximum Panora ve Cinemaximum Emaar Square'da 4D yayınlandığını da ekleyelim. İyi seyirler.  

28 Haziran 2017 Çarşamba

Özcan Alper'in ve Angelopoulos'un kesişimi : Sonbahar

Sinema eleştirmenlerinin, akademisyenlerin hatta yönetmenlerin fikir ayrılığına düştüğü bir konu var ki o da etkilenme. Bir film izliyorsunuz, ilkinde tanıdık gelen sahneler bir sonraki izleyişinizde -çözümlemeye devam ettikçe- etkilenen filmden bir parça haline geliveriyor. O zaman da şu soru geliyor akıllara, tecrübesi olmayan bir yönetmenin ondan daha tecrübeli bir yönetmenden esinlenmesi, normal midir? Normalliği konusunda pek fikir ayrılığı olduğunu düşünmüyorum fakat, Özcan Alper'in Sonbahar filmine gelen yorumlara bakıldığında esas ayrımın, çok fazla etkilenip etkilenmeme olduğunu anlıyorum. Tabii Özcan Alper'i kurban olarak ileri sürmek değil niyetimiz. Zira, Nuri Bilge Ceylan'ın Tarkovskivari çekimleri, Zeki Demirkubuz'un Dostoyevski hayranlığı Türkiye'deki sinema anlayışını etkileyen başlıca unsurlar. Özcan Alper'e dönecek olursak adını duyurduğu "Sonbahar" filmi üzerinden bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Tabii Sonbahar filminin yanında Angelopoulos sinemasına değinmeden geçemeyiz, çünkü film -kendi fikrimce- Angelopoulos anlayışıyla iç içe oturtulmuş.
Sonbahar filmindeki Yusuf karakterinin, Angelopulos filmlerindeki Spyros  ile (tüm filmlerinde Spyros isimli bir karakter vardır) birçok açıdan benzeyen özellikleri var. İlk ve en önemli özellik ikisinin de devrimci ve yenik kuşaklar olmaları. Gerçekleştirilemeyen devrim, kapitalizme yenik düşmüş yorgun bedenleri, filmlerde çeşitli göstergelerle seyirciye sunuluyor. Yusuf'un hastalığını da bu yenilgiye bağlamak yerinde olur diye düşünüyorum. Annesine söyleyemediği, hastalığının aslında gerçekleşmeyen devrim olduğu, hastanedeki doktorların bile onun haline acıyıp sevk edilmesini sağlamaları Angelopoulos'un çizdiği karamsar tabloyla eşleşiyor. Yusuf'un ölümü yaklaşırken gitmek istediği yayla ise Angelopoulos'un "Arıcı" filmindeki deniz sahnesini hatırlatıyor. Ölümü bekleyen hasta deniz kenarına gelir ve denize seslenerek adeta ölüme karşı dans eder. Sonbahar filminde Yusuf yaylaya gitmek ister ölmeden önce, tıpkı Arıcı filmindeki karakter gibi.
İki filmde de melankolik bir hava varken, Özcan Alper'in filminde karamsarlık biraz daha ağır basar. Angelopoulos filmlerinde filmin sonunda karakter genellikle -istisnalar hariç- ölmez. Özcan Alper'in Sonbahar'ındaysa Yusuf'un filmin sonunda tabutta taşınıp babasının yanına gömülmeye götürüldüğünü görüyoruz.
Filmde müzik kullanımına gelince, Angelopoulos ve Özcan Alper'i karşılaştırmak çok zor. Çünkü; Eleni Karaindrou gibi müzik dehasının  Angelopoulos filmlerindeki aurayı farklılaştırdığı su götürmez bir gerçek. Fakat Özcan Alper'in de Angelopoulos'un ilk filmlerinde kullandığı yerel müzikleri kullandığını görüyoruz. Bu açıdan "Anaparastasi" filminin açılış sahnesinde de kullanılan müziği "Sonbahar" filmindeki Karadeniz müzikleriyle eşleştirmek mümkün.
Son olarak yabancılaşma konusuna değinip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Angelopoulos'un kullandığı sert Brechtyen üslup (özellikle ilk filmlerinde) "Sonbahar" filminde sert bir biçimde görülmüyor. Sadece araya serpiştirilen cezaevi görüntüleri, yabancılaşmanın yanı sıra seyirciye, izlenilen ile gerçeklik arasında bir köprü inşa etmesine sebep oluyor. Sonuç olarak Türkiye'nin konuştuğu "Sonbahar" filmi çıkıyor ortaya. Bizlere de bir filmde bu kadar fazla etkilenme olur mu olmaz mı onu tartışmak düşüyor.

30 Mart 2017 Perşembe

Gözler Önde Sözler Arkada

Rüzgarda sekerek kusan bir adam
Olmayan bir tramvay ve ne menem bir soğuk
Herkes verileni yaşıyor, gözleri önünde sözleri arkasında
Rüzgarda sekerek kusuyor bir delikanlı
Yalnızlığının sebebini düşünüyor sekerken
Sebebi
Yazdaki umutları mı
Sonbaharda bıraktıkları mı
Kusuyor, suratında yanıp sönen ışıkların yansımaları
Yokum ben burada, ya da siz yoksunuz ben varım,
Kalabalığa karışacağı anı düşünüyor
O zaman bitecek her şey.



20 Mart 2017 Pazartesi

"İstanbulun Görülmeyen Kırmızısı" (İstanbul'un Kırmızısı Filmi Eleştirisi)

Filmin konusuna ve kendi getirdiğim çözümlemeye girmeden önce, filmle ilgili yazılara değinmek yerinde olacak. Gazetelerdeki, dergilerdeki yazıları okudukça içimde bir nefret doğdu. Yahu arkadaş koca koca gazetelerde yazarlık yapan insanlar bir filmi çözümlemeden aciz olabilir mi? Hürriyet gazetesine baktım, Sabah gazetesine baktım, Agos'a baktım... Hürriyet gazetesinde filmden kısaca bahsetmiş çözümleme yok. Sabah gazetesinde ise  pop şarkıcısı, özel yaşamıyla adından söz ettirmiş, Ayşe Özyılmazel filmle ilgili yazı yazmış. Filmden hiçbir şey anlamadığından söz etmiş. Bir pop şarkıcısının bir sanat filmini çözümleyememesi kadar doğal ne olabilir? Daha kötüsü bu açık ve ortadayken neden sinemacılar yerine magazinel yönü ağır basan kişiler bu gazetelerde görev alıyorlar? Amaç gerçekten Türkiye sinemasına ve sanata hizmet etmek mi yoksa gazetelerin satışını arttırmak mı? Diğer taraftan Agos ve Bugün gazetelerinde ise senaryoyu aktaran yazarlar, çözümleme konusunu boş geçmişler. Umarım gazeteler sinemamıza ve sanata gereken önemi vererek bu "eksik söylemli" yazılara bir hal çare arar ve bulurlar. Biz geçelim filmimize.
Film Ferzan Özpetek'in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Serbest uyarlama olarak göze çarpan senaryoya bazı karakterler eklenmiş bazıları ise dışarıda bırakılmış. Filmin başkarakteri -belkide başkarakterlerinden biri demek daha yerinde olurdu- Orhan kitapta olmayan karakterlerden biri. Orhan atlattığı bir kaza sonrası her şeyi bırakarak Londra'ya yerleşen bir yazar. Daha sonraları yazarlığı bıraktığını anlıyoruz. Yıllar sonra İstanbul'a dönen Orhan, ünlü yönetmen Deniz Soysal'la tanışır. Orhan'ın Deniz'le tanışma sebebi Deniz'in yarım kalan kitabındaki son düzenlemeleri yapmaktır. Fakat Orhan'ın Deniz'le tanıştığının ertesi günü Deniz ortadan kaybolur. Orhan ve Deniz'in evindeki kişiler Denizi aramaya koyulacaklardır. Aramaya koyulduklarında Orhan Deniz'in kaybolduğu gece montundan hatırladığı Yusuf'un izini sürmeye başlıyor. Zamanla Deniz ile Yusuf'un arasındaki ilişki günyüzüne çıkmaya başlıyor. Filmin sonunda Orhan'ın yarım kalan romanı bitirdiğini ve Yusuf'la Deniz'in boğaz konusundaki girdiği iddiayı gerçekleştiriyor ve Deniz'in yüzerek geçemediği boğazı geçmeye koyuluyor.
Filmin genel hatlarıyla özeti bu. Filmin kendi açımdan yorumlarına geçecek olursam, filme sonradan dahil olan karakter Orhan, aslında çift kişiliğe sahip olan biri. Deniz ve Orhan aslında aynı kişiler. Cenaze sırasında Orhan'ın yanına gelip Deniz diye bahseden kadın kendinden gayet emindi. Diğer taraftan Deniz ortadan kaybolduğunda verilen yemekte bir yas havası yok. Sanki karşılarında oturan Orhan değil Deniz. Filmi ikinci kere izlediğimde daha iyi anlayacağım, en azından bu çıkarımıma yönelik ipuçlarını filmin başlarında da arayabileceğim. Filmde sözkonusu roman, aslında seyircinin izlediği filmden ibaret. Yusuf ile Deniz -dolayısıyla Orhan- arasındaki ilişkiyi Yusuf açıklarken boğazda denize girerek karşıdan karşıya geçmek için iddiaya girerdik ama Deniz hiç giremezdi diyor. Filmin sonunda Orhan'ı denize girerken, yani iddiasını gerçekleştirirken görüyoruz. Ayrıca filmde ses öğesi olarak iki kere sela okunuyor. Birincisi Orhan denizde vapurla giderken, ikincisi ise Yusuf öldüğünde. Orhan'ın kadrajda olduğu sırada duyulan bu sela aslında Orhan'ın diğer benliğinin ölümü. Yani Deniz'in. Orhan'ın Neval'e karşı bir şeyler hissettiğini düşündüğümüzde biseksüel olduğu ortaya çıkıyor. Sela sesiyle Orhan'ın Deniz kişiliği ve Yusufa olan aşkı da bitmiş gözüküyor. Yusuf'un intihar sebebi de bu. Romanda da Yusuf'un öleceği geçiyor. (Romanın aynı zamanda film olmasının bir göstergesi de bu) En sonunda Orhan'ın denize girerek, Yusuf'la yarım kalan iddiasını bitirmek istiyor. Filmde seyircinin aklında soru işaretleriyle sonlanıyor. Benim naçizane yorumum Orhan'un denizin içine girerek Deniz'le tekrar bütünleştiği. Aynı zamanda Yusufa olan duygularının bitmemesinden dolayı belki de onun da intihar etmesi. 

15 Mart 2017 Çarşamba

"Reis" Filmine Giden Masum Seyircinin Yazısı

Okuduğumuz bölümden dolayı "Reis" filmine gitmeye karar vermiştik. Bu durum bir iki hafta ertelendi ama nihayet bir süre sonra üşengeçliğimizi atlatıp filme gitmek adına bilet almaya karar verdik. Sevgilim, bir kız arkadaşım ve ben biletlerimizi aldık ve filmin saatini beklemeye koyulduk. Salonun bulunduğu alışveriş merkezinde (sinemanın bulunduğu katta) yoğunluk vardı. Recep İvedik 5 filminin de aynı zamanda gösterimde olduğunu düşündüğümüzde bu yoğunluğun normal olduğu söylenebilir. Biletlerimizi okutarak, bekleme salonuna geçtik. Fuaye tarzı bir yer, sürekli (6-7 aydır) sinemaya geldiğim yer. Ama şu Recep İvedik 5'in vizyonda olmasıyla ilk defa bu kadar yoğun olduğunu gördüm. Bir süre bekledikten sonra filmin salonuna doğru ilerledik. Elimde kağıt kalem salona giriş yaptım. Daha önce festivallerde bu tarz film izlemişliğim vardı fakat vizyon filmlerinde ilk defa böyle bir yöntem izledim. Işıklar kapanınca kötü olan yazım karınca duasına döndü orası ayrı mevzu. İlk notlarım salondaki seyircinin yapısı üzerine oldu. Salonda yaklaşık 25 kişi vardı. Eskişehir gibi bir ilde beklediğimden fazla seyirci filmi tercih etmişti. 2-3 kadın haricinde salondaki herkes başörtülüydü. Sevgilim ve kız arkadaşımın yanında oturan 40-45 yaşlarındaki çift kendi aralarında konuşurlarken, adam bizim filmi izlemeye değil filmle dalga geçmeye geldiğimizi söyledi, kadın ise ön yargılı olmaması gerektiğini söyledi ona. Filme gelirken bu tarz konuşmaları duymak istediğimden dolayı aslında mutlu olmuştum. Böylece seyirci hakkında daha fazla ve kesin bilgiler elde edebilecektim. Mutlu olmamın sebebi sadece bu değil kadının adama ön yargılı olmamasını istemesiydi. Film boyunca sessiz kalarak, adamın ön yargılı olduğunu göstermiş olduk. Filme geçecek olursam, film başlamadan dünya görüşümü kapımın önüne bıraktım-bırakmaya çalıştım- ve öyle izlemeye koyuldum. Nitekim tamamen objektif bir yazı yazan yazar yoktur, bunu böyle bilirim. Bundan dolayı elimden geldiğinde objektif notlar almaya çalıştım. Filmde Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul İmam Hatip Lisesi'ni kazandığı dönemlerle Refah Partisi'yle İstanbul Belediye Başkanlığı kazandığı dönemler arasında sürekli geçiş yapıyor zaman. Filmin büyük bir bölümünde müzik kullanılmış. Bu bazen öyle abartılmış ki film kimi zaman klip havasına girmiş. Oyunculuklar kötü ve yapmacık. İsmail Hakkı dışında diğer oyuncuların vasatın altında oyunculuk söylediklerini söylemek yanlış olmaz.Öyle ki zaman zaman oyuncuların yapmacık halleri ve konuşmalar seyircinin yabancılaşmasına sebep oluyor.  Böyle bir filmde yabancılaşmanın olmaması gerektiği aşikâr. Elde edilen tarihi bilgilere, kurgusal öğeler eklenerek oluşturulduğunu gözlemlediğim senaryo, kimi zaman aksamalara sebep oluyor. Şu telefonla arayıp tehdit etmeleri, telefonda tehdit ederken o bilindik sesi ben eski dizilerde mafya sahnelerinde bıraktık sanıyordum. Sinemada-izlediğim filmler kadarıyla- en son böyle saçma tehdit ve mafya sahnelerini Sümela'nın Şifresi serisinde izlemiştim. Bence farklı yöntemler denemekte yarar var. Diğer taraftan Tayyip'in babasından aldığı parayı ona karşı kötü davranan çocuğun eğitimi için vermesi, biraz zorlama olmuş. Seyirci olarak görmeyi en çok istediğim olaylar 17 Aralık ve 15 Temmuz süreçleriydi. Bu olaylar filmde yer almıyor.  Genel olarak filme bakıldığında yönetmen Hüdaverdi Yavuz'un iyi bir iş çıkardığını söylemek zor. Daha derli toplu, mesajını melodramdan uzak bir şekilde seyirciye ileten bir film yapılabilir miydi? Belki de.